alper karagöz

Günümüzde en çok kullanılan ve çaba sarf ederek nice zaman ve hayatlar feda edilen bir durumdur yetersizlik… Kimi zaman yeterlilik adıyla dilek kipi olarak karşımıza çıksa da bu çok nadir Türkçe soruları ve parçadaki anlamlar olarak sınırlı kalmaktadır.

Bir şeylere gücü yetmekten hep korkan ve geri planda duran sevgili insanımız, yapabileceği eylem ve durumları es geçerek yapamaz düşüncesine girer ve kendini hep yetersiz hisseder… Halbuki yetersizliğin temeline baktığında, bir şeylere yetmek için onca çaba, yol ve yapılabilecek ihtimal olduğunu göremez… Asıl mesele budur zaten. Gidilen yolların bir yere varması için çaba göstermek ve yeni yollara açılmak, devinimin, sürerliliğin ve hayat döngüsünün başlıca yapı taşıdır… Yeniliğin sınırının olmaması, bir şeylere yetersiz gelmenin değil, yetebilmek için açılan yeni ihtimallerin bir kapısıdır…

Hangi bilim dalı ya da hayat fonksiyonu içinde olursa olsun, insanın kendinden daha yüce ve büyük bir anlam olduğunu bilmesi gerekir… Bunu biliyor olmak, insanın bu yolculuğu içinde kendini nereye konumlandıracağına da yardımcı olur… Denizdeki kum tanesi kadar küçük olduğunu bilerek bu hayat için kendini yetersiz hissetmek yerine, bu kum tanelerinin hepsinin bir bütün ve amacına hizmet eden koca bir su kütlesinin temeli olduğunu bilmelidir…

Yetersizliğin dozunda ve kendi konumunda ne olduğunu bilen insan, bir şeylere acele ederek belirsiz bir hayale ya da hedefe ulaşmak için kendini hırpalamaz… Tam tersine; yetmek için acelesi olmadığını, acele ettikçe her şeye daha da yetersiz ve aciz kalacağını bilir… Bir yere yetişmek gibi bir kaygısı olmadığı zaman da, kendi mutlak varlığını, içinde bulunduğu zaman diliminde yaşayarak bütün anlamları kendi belirler. Anlamların belirli olması, temel benliğimizdeki soru işaretlerini silerek onları birer nokta haline getirir… Fakat bu noktaların fazla olması da her cümlenin sonuna konan üç nokta gibi, devamı gelecek olan ama ne olduğu da bilinmeyen içsel hesaplaşmaların sayısını arttırır…

İnsanın kendi yolcuğundaki yetersizliklerle mücadele etmesi çoğunlukla onun mücadelesine bağlı olsa da, beraber yürünen ya da ortak bir paydada buluşulan bazı yollarda, bu yetersizlikler, bir başka eylemleri tetikler… Birisinin “Yeter!” Dediği yerde, bir başkasının “yeter-sizliği” devreye girer… Bu tıpkı, bilim dünyasındaki insanların, alanlarında tek bir isimle anılmayıp, kendi yeterliliklerini bir başkalarının yetersizliğe dönüştürmesiyle ilerlemesi gibidir… Bilimin dışında ve en temelinde bulunan usta çırak ilişkisi de, bu yetersizliğin en temel örneğidir… Bir çırağın sürekli yetersizliği, onu en sonunda bir şeylere yeterli hale getirecek, ve onu da elbet bir gün, usta olmaya zorlayacaktır… O çırağın, kendini o günün şartları ve çalıştığı yerde yeterli hale getirmesi ise hayatının en önemli dönüm noktasıdır… İşte bu anda, “tamam oldum” diyerek bulunduğu ortamda kalmak ve her şeye yeterli, rutin ve sabit bir kabuğun içinde ömrünü
tamamlayacağının kaderini kendi belirler… Veyahut bu kabuktan sıyrılıp yeni yetersizliklere yelken açmak, insanın özündeki gelişim ve devinime ayak uydurmak da, başka bir ihtimaldir…

Bu; kesinlikle bir “tercihtir…” Hayat ne kadar acımasız ya da sınırlı bir alan içinde yaşansa da da, daima yeni ihtimallerin olduğunu bilmek ve buna göre yaşamak, “bir seçimdir…”

Korkusuz ve cüretkar talepler içinde en doğru seçim, yetersizlikten güç alan ve daima o tarafa yönelen bir hal içinde olmaktır. Çünkü yetmek fiilinin farklı çekimlerle yeni kelimelere dönüştüğü en tehlikeli durum, yeterli gelmektir… Bir şeylere fazla yeterli gelmek, kabuğunun sınırına asla ulaşamayacağına, aksine her geçen gün kendi yerinde sayacağına bir işarettir…

Sevginin yetersizliği asla bitmeyecek ya da varılamayacak bir aşkın kapılarını aralıyorsa, sevginin fazla yeterliliği de, asla sürmeyecek ve bitmeye mahkum belirsiz duyguların hakimiyetine mahkumdur…

Sözlerimi, Koç Karter filminin en güzel sahnesindeki repliklerle bitirmek istiyorum…

”En korktuğumuz şey yetersiz olmak değil. En korktuğumuz şey ölçüsüz derecede güçlü olmak. Karanlığımız değil, ışığımız korkutuyor bizi en çok…

Küçük oynaman dünyayı kurtarmaz. Etrafındaki insanlar kendilerini güvensiz hissetmesin diye ezilip büzülmen bilgece değil…

Hepimiz parlayacağız, çocuklar gibi. Sadece birkaçımızda değil, hepimiz içinde var bu. Kendi ışığımızı saçtığımızda farkına varmadan başkalarına da açıyoruz aynı yolu.

Kendi korkularımızdan kurtulduğumuzda, varlığımız özgürleştirecek başkalarını da…”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz