ÖZET

Benliği hasar almış bireyler bir diğerini etkiler mi? Acılar insanın zehirli sarmaşığı. Peki ya vurdumduymaz olmak sonradan bizi değiştirebilir mi? Bir çiçeğin gözünden devrin yalnız insanlığına.

Bir Begonya gibi katmerli hissediyorum uzun zamandır. O katmerler beni ben yapmış ışığı yansıtmış, su damlalarıyla dans etmiş. İnce ince sızmış köklerime. Beslemişim kendini bilmez arsız bir rüzgarla ruhumu. Gün ışığı yapraklarımı yer yer soldurmuş, yakmış canım yeşil dalları. Hayatta kalmaya direnen onca hücrem ayakta henüz, yıkılmamışım. Toprağım sağlam demiş basmışım ayağımı, toprak kaymış altımdan. Ah benim küçük katmerli çiçeğim, sarılarım, kırmızılarım, tatlı minik dallarım, soğukta kalmışım, koparıp atmalı şimdi o aksak dalları, yaprakları köklemeli.

Bir Begonya gibi ruhum, katmer katmer oluşuyor sanki. Bir Begonya ki bitmiyor çoğalıyor. Benliğimin oluşma aşamasında bazı aksilikler yaşandığı konusuna inanıyorum artık. Çünkü insanlar, o kısacık ve önemsiz sayılan zamanlarda bazı küçük zedelenmeler yaşayabiliyor. Pek tabii bu durum bir başka bireyin hayatını etkilemiyor, kişinin kendisiyle alakalı oluyor. Gerçekten öyle mi? Yoksa zedelenmiş bir kişilik, zedelenmemiş bir kişiliğe denk gelince onda örselenmeler yaratabiliyor mu? Zannımca yaratıyor yoksa tüm bu aksiliklerin art arda gelmesinin hiçbir mantığı olmazdı. Yaşadığımız iyi ve kötü anlar benliğimize yerleşiyor ve zamanı geldiğinde o küçük zulalarından usulca çıkıp bir başka bedeni zehirliyorlar.  Acı ve saplantıların etkisi altında devam eden bir yaşam.

Bir kimsenin kişiliğinin oluşmaması beni neden bu denli etkiliyor Tanrım! Keşke zamanı geldiğinde anlayabileceğimiz minik izlerle karşılaşsak -sanırım bu iz o kişiye bakış açımız oluyor aslında- ki o zaman köreldiğimiz için bu izler varsa dahi göremiyoruz. Kişiliğimi var etmeye çalıştığım dönemlerde; kendime ne katmalıyımdan çok başkasından ne almalıyımı tercih etseydik, belki bizlerde vurdumduymaz olabilirdik.  Gerçekten vurdumduymaz olabilir miydik, yoksa bu şu an ki halimizden daha iç açıcı olduğu için telkin mi ediyoruz kendimizi? Doğrusu ben telkin ediyorum kendimi. Vurdumduymaz olmak için öğrenmek gerekmez, öğrenen kişi vurdumduymaz olamaz.  

Varoluş çerçevesinde, bazı kıstasların çevremizden bize yüklenmesiyle birlikte öğreniyoruz. Ne mükemmel bir çevrem varmış! Ne olurdu bir iki kendini bilmez bana önemsememeyi yahut vurdumduymaz olmayı aşılasaydı. Kendileri, mutlu kabukları içine çekilirken yükü neden başkasına hibe ettiler anlayamıyorum.  Annem, beslenme çantama alan, alamayan var deyip koymadıklarını koysaydı. Dedem, bu para yeter diyerek elime verirken 50 kuruşu arkadaşıma da uzatmasaydı. Meşe oynarken, ağladı diye kazandıklarımı geri vermeseydim komşu çocuğuna ya da yaşlı komşunun, limon ağacına dalınca yakalanmasınlar diye gözetmeseydim etrafı. Kim bilir, vurdumduymaz olurdum belki.

Velhasıl olamadık, biz bu devre ayak da uyduramadık. Çok eskilerde kaldı duygular. Göz göze gelince kızaran yanaklar, terleyen avuçlar. Tutunamayıp dibi görmemiz de, bata çıka ilerlememiz de hep bu yüzden. İyiydik, güzeldik, kişilik muhakemesi içinde saygı duyuşlarımız, kendimizi var etme çabalarımız mevcuttu. Reçel kavanozu gibi hayatımız vardı bizim, kırıldığı zaman geri dönüşü yoktu, kırdılar. Ne kavanozu kurtarabildik, ne reçeli, ne şekeri, ne suyu.

Öz saygılarını yitirmiş bir avuç serseme yenik düştük. Özrü hata sayıp sakız gibi uzatan, kalbi elyaf gibi çamaşır makinesine atan, akıl almaz bir topluma dönüştük. Biz evrildik fakat onları eviremedik. Ha oldu ha olacak diye attığımız her adımda arap sabunuyla taze silinmiş fayansa bastık, belimizi kırdık. Elimizi tuttu sandığımız sözde birey, özde kişiliksizlere yardım çağrısında bulunduk -hoş sesimizi duyan olmadı- biz duyuldu sandık. Bittiğini sandığımız her hikaye gibi attık heybeye topladık tümünü, bir gün biri çıkarda okur diye. Eğer okunursak anlaşılır sandık, okuttuk da anlaşılmadı. Ah be neyini anlamadın ne dilim ağdalı, ne sözlerim mecaz demeye kalmadı, bitiş sözleri döküldü boş dudaklardan.

Begonvil gibi katmerli hissettik sonra. Katmerli olduğu için görünmüyor dibi dediler, kökleri var mı yok mu bakmadılar, ah benim sarım, ah benim turuncu pembe hoş çiçeğim. Kuru dalları köklerken canını çok yaktılar ama bir damla su akıtmadılar. Vurdumduymaz olamadın, tomurcukların vardı onları dahi görüp okşamadılar. Ah benim minik, kırmızı katmerli çiçeğim, hoş kokunu alamadan yağmurda bıraktılar. Bir çiçeği sudan dahi soğuttular, insanları duygularından soyutladıkları gibi.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz